PDF Yazdır e-Posta

KIŞKIRTAN BİR YÖNTEM



 

Röportaj: Doğan Korkmaz

Tiyatro Tiyatro Dergisi

Ağustos 2010 Sayı: 216

2006 yılında Ankara Değişim Atölyesi Oyuncuları’nın bir parçası olarak İstanbul’da tiyatro çalışmalarına başlayan yönetmen Nevzat Süs, aradan geçen 4 sene içerisinde sahne ve sokak performanslarıyla yaklaşık 14 farklı çalışmayı hayata geçirmiş. Daha sonra bu yolda bağımsız olmak adına, tiyatrosuna yeni bir rota belirlemiş. Vetiyatro böylece kurulmuş. Vetiyatro ekibinin ilginç olmak için hiçbir şey yapmadığını, tek derdinin sanatın gereklilik ölçütleri doğrultusunda, nitelikli olanı seyirciyle buluşturmak olduğunu belirten Süs ile yeni oyunu “Kristal Gece” hakkında konuştuk.

“Kristal Gece” süreci nasıl başladı ve gelişti?

Yaklaşık 2,5 yıldır tekst üzerinde çalıştığımız bir oyundu zaten. Ön doğaçlama çalışmaları hariç provalar da üç ay kadar sürdü diyebiliriz. Tiyatro hayatımız boyunca tüm oyunlarımıza bir laboratuar niteliği taşımaya çalıştık, bu tekst için de aynı şey söz konusu oldu. Aklımızda bir şey vardı, toplumda ters giden kimi bireysel duygular oluşmaya başlamıştı, sivriltilmiş ve saldırgan bir retoriğin izleyiciyi kışkırtacağını düşündük, bencilleşen topluma, aklı kurcalanan bireye biraz da olsa saldırmaktı niyetimiz. vetiyatro ekibi içerisinde “yürüyüş” oyunumuzla beraber çokça tartıştığımız bir meseleydi bu zaten, bir yandan da tekstin yazım süreci devam ediyordu.

Neden performans tiyatrosu? Günümüz seyircisi bu yaklaşımı algılayabilecek düzeyde mi? Günümüz seyircisinin tiyatro kültürünü göz önünde bulundurduğumuzda böylesi bir çalışma sizin adınıza risk değil mi?

Bizim çıkardığımız 2 saatlik bu oyunun biçimsel benzerlerini Avrupa’da en fazla 45 dakika oynuyorlar, doğru bu anlamıyla bir risk. İnsan bedenini doğadan ve doğanın deviniminden bağımsız tutamazsınız. Beden ruhun ve aklın bir yansımasıdır. Biz tiyatroda gündelik hareketlere çok fazla alışmışız. Konuşan ve elini kolunu hareket ettiren oyunculara… Kuşkusuz bu da duyguların birer ifadesi, jestlerdir. Öbür taraftan toplumsal, siyasal ve akıl kirliliğini basit jestlerle anlatamazsınız. Bunun için bir yöntem geliştirmek zorundasınız…. Bizi hayata bağlayan ilkel ritüeller, sanayi çağında bir değeri yokmuş gibi görünmekte, doğru çünkü ifade araçlarımız, kendimizi gerçekleştirme araçlarımız bilinçli bir biçimde elimizden alınıyor. Bedenimizi yürümek, çalışmak ve birkaç şey daha yapmak dışında kullanmıyoruz. Oysa bilinçaltımız, korkularımız, içgüdülerimizle beraber bizler insanız. Makine gibi davranamayız. Bizim performanstan anladığımız, bedenin oldukça estetik kullanılması değil tersine oyuncu olarak yaşamdan topladığımız deneyimleri yeniden üreterek tekrar izleyicinin ruhuna göndermektir. Uzam içerisinde, nerede olursanız olun aklımız ve duygularımız eziliyor, biz ezilen, duyguları zedelenen akla bir şey söylemek niyetindeyiz. Emin olun bu duygu birlikteliğini kurabiliyoruz izleyicilerle, çünkü sahnedeki anlatılanlar ve devinim sahte değil. Gerçek duygular bizim izleyiciyle bağ kurmamızı sağlıyor.  Öbür taraftan bugüne kadar alışılagelmiş kalıplarla devam ettiğimiz sürece seyircinin algısı da değişmeyecek. Düzey dediğiniz şey biriktirilen bir kültürün sonucu, bunu sivriltmek estetik algıları değiştirmek tüm sanatçıların elinde. Tekdüzelik, seyircinin verili algı düzeyine hitap etme kaygısı Türkiye tiyatrosunda izleyiciyi yerin dibine sokmuştur. Şimdi ise iğne ile yerin dibini kazıyarak izleyici bulmaya çabalıyoruz tüm tiyatro grupları olarak.

Metinden söz edecek olursak, karmaşık bir yapıya sahip aslında. Farklı yazarların düşüncelerinin ve söylemlerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş. Seyirci oyunda bunları nasıl ayırt edecek? Bütüne mi bakmalı yoksa ayrı ayrı mı değerlendirmeli bunları?

Bütünde devam eden bir Anne Frank öyküsü var, fakat Anne Frank kendi hikâyesiyle beraber baskı ve büyük bir sıkışma içerisinde kalmış insanı da temsil ediyor oyun boyunca. Oyunun fragmanter yapısı gereği birbiriyle bağıntılı fakat aksiyonu ilerletmeyen, sadece durum yaratan ve bu duruma yanıtlar veren bölümlemeler olarak da görebiliriz. Farklı yazarların görüşleri var fakat ortak noktaları bugün içinde yaşadığımız sıkışmaya yanıt vermeleridir. Biz korkularla büyütülüp korkak bireyler haline getiriliyoruz, bu hem siyasal hem de sosyal bir mesele, git gide psikolojik bir mesele haline dönüşüyor. Algılarımız kırılmış, toplum için doğru ile yanlışı ayırt edemez bir biçimde körelmiş durumdayız. Düşünsenize savaşın yıkımını onaylayan bir çoğunluk var. İster oy vererek isterse de destekleyerek. Bu kafa karışıklığını totaliter yönetimlere borçlular. Biz bu kafa karışıklığına nokta atışları yapıyoruz oyunumuzla, aslında her şeyin özeti bu.

Seyirci bu oyunu izlerken kodlamaları nasıl çözecek? Çünkü bu oyun birikimi olan bir kitleye hitap ediyor? Onların bile algısında yer almayan göstergeler bir tehlike değil mi?

Bir izleyici şöyle bir yorumda bulunmuştu “…siz bir şeyi ne kadar anlatmaya çalışırsanız çalışın, bizim alacağımız şey algı düzeyimizle ilgilidir…”  Bu görüşe kişisel yaşanmışlıkları, birikimleri, tecrübeleri vb. katarsak ortaya ciddi bir yelpaze çıkıyor. Diyalektiğin bir yasası da eşitsiz gelişimdir, gerek bilinç düzeyinde gerekse toplumlarda eşit gelişim söz konusu değildir. Bu anlamıyla bir ortalama tutturduğumuzu ama zaman zaman ileri gittiğimizi de düşünüyoruz. Bir ikinci mesele de bu oyun tek başına öyküyle açıklanamaz ya da tüm oyun etmenleri öyküye hizmet etmiyor. Kullanılan bir renk ışık kendi başına bir ‘şey’ olarak karşımıza çıkıyor. Müzik ve dekor için de söz konusudur aynı şey. Oyun içerisindeki tüm ses tasarımı bir bütüne ya da bölümlere hizmet ettiği gibi, kendi başına da bir değer olduğunu düşünüyoruz…  Günlük hayatta zihnimize gönderilen salvolar emin olun bundan bin kat daha fazla, biz bu salvoların altını çiziyoruz özünde “bakın algınızla oynuyorlar” diyoruz. İzleyici bunun bilincine varıyor, biz sistemin- kapitalizmin yaptığı bu atışları alenen çıplak bir biçimde atıyoruz. Oyunun finali de bu yüzden böyle bir kırılmayla gerçekleşiyor.

Anne Frank metnin neresinde duruyor? Oyuna nasıl hizmet ediyor? II. Dünya Savaşı’nı görmüş, yaşamış herhangi biri de olsaydı ne değişirdi örneğin? Seyircinin Anne Frank’ı tanıdığı bildiği düşünülmüş sanırım. Ya bilmiyorsa…

Nerede durduğunu az önce söylemiş olduk. Ya tanımıyorsa diye bir telaşımız olmadı, bu oyuna klasik anlamda bir serim ekleyemezdik. 70 dile çevrilmiş 15 milyon baskı yapmış bir günlükten söz ediyoruz. En nihayetinde doğrudur, bu oyunu elit bir izleyici kitlesi izleyebilir diye de düşünülebilir... Öte taraftan bunun sorularını da araştırdık doğrusunu söylemek gerekirse. Anne Frank’ı tanıyor musunuz diye, gelen izleyiciler içinden tanımıyoruz diyen çıkmadı. Tabii ulaşabildiğimiz izleyici için söylüyoruz. Mutlaka tanımayan vardır, ama oyundan sonra araştırma isteği uyanıyorsa ne mutlu bize, bu da iyi bir şey.

Anne Frank ve “diğerlerinin” hikâyesi birbiriyle ne kadar örtüşüyor? Denge nasıl kuruldu? Ya da dengesizlik bir tercih sebebi miydi?

Diğerlerinin hikâyesi dediğimiz şey aslında bizim hikâyemiz. Yani kapana sıkışmışlığımız. Başarısız bir toplumuz, kendimize güvenimiz yok, gericiliğe, bağnazlığa teslim olmuş yaşıyoruz. Birçok siyasi başlıkta önümüzü göremiyoruz, yarın ne olacak belli değil, çocuklarımız on yıl sonra nasıl bir hayat sürecek bunun kim yanıtını verebilir. Umutsuz ve mutsuz bir toplumuz. Bize dikte edilenler rengârenk kapitalizm. Nazi Almanya’sı da kapitalizmin bir sonucudur, Anne Frank da bunun kurbanlarından biri. Biz de şu an içinde yaşadığımız kapitalizmin kurbanlarıyız. Bizleri alınıp satılabilen birer pazar nesnesi olarak gördükleri aşikâr. Satılacaksınız, satın alacaksınız, bu liberal ekonominin bir döngüsü. “ben ülkemi pazarlamakla mükellefim” diyen bir başbakan var bu ülkede. Bu ortamda bir dengeden söz edebilir miyiz? Soluğumuzun kesildiği noktadayız…

Tanıdığımız Anne Frank umudun simgesidir. Oyunda neden umutsuz bir tablo çizdiniz?

Sistemin dayattığı politika, insanları daha çok yalnızlaştırmaya ve bireyin özne olmaktan çıkmasına yarayan bir dolu araçlar geliştirmiş durumda. Eleştirel düşünme sürecinin gerçekleşmemesi, tüketim nesnesi olma hali ve dolayısıyla baskı altına alınmış bir toplum var karşımızda. Böyle bir ortamda kültürden nasıl bahsedilebilir. Çok umutsuz bakmamakla birlikte toplumsal çıkışsızlıkları, neden bu halde olduğumuzu, “insan ne demek” sorusunu ve buna benzer kimi gerçekleri ortaya çıkarmak gerektiğini düşünüyoruz. Sorunu ortaya koymak çözümün başlangıcıdır. Anne Frank 2 yıl boyunca saklanarak yaşamak zorunda kaldığı çatıda henüz 13–15 yaşında idi. Bu noktada umutları da umutsuzlukları da var günlükte, bunları almaya ve değerlendirmeye çalıştık. Umutsuz yanları biraz daha fazla olabilir evet, öte taraftan oyunun genelinde bir kışkırtma hamlesi yaptığımız için izleyicinin “hiç umut yok mu?” sorusunu kendilerine sormasını istedik çoğu zaman. Ama çokça da umuttan bahsediyor oyun boyunca…

Oyun normal bir seyirde ilerlerken, barkovizyon kullanımı bir kırılma yaratıyor. Bu ve buna benzer durumlarla seyirciye direkt bir gönderme yapılmış sanırım. Sizce oyunun estetiğini bozmuyor mu bu durum? Bu gibi sahneler çoğaltılsaydı ya da barkovizyon hiç kullanılmasaydı nasıl olurdu?

Kapitalizmin gerçek gücünü düşündüğümüzde biz bunun bir kısmını gösterebildik. Reklam kültürü, teknolojinin hızıyla birlikte insan algısını ciddi bir biçimde yakalamaya koşut ilerliyor. Sokakta yürürken bile algımız baskılanıyor, yönlendiriliyor. Kullanılan görüntüler; döneme ilişkin, Anne Frank’ın günlüğünü yazması ve günümüze dair kimi akla saldırının parçaları olan kısa ve hızlı akan fotoğraf kareleri. Estetiğini bozmayı bırakın bunlar bizim hayatımızın bir parçası ve tanıklık ettiğimiz, birebir yaşadığımız gerçekliğin yansımasıdır. Gerçek hayatta bu tip reklam spotları, kimi markalar vb. şeyler hayatımızı nasıl iğdiş ediyorsa biz de az bile olduğunu düşünsek de kullanmaya çalıştık. Dönem görüntüsü için aynı şey olmayabilir. Dönem görüntüsünü yansıtma sebebimiz geçmişte unuttuğumuz kimi gerçekleri tekrar gözler önüne sermektir.

Yine oyunun finalinde geleneksel bir özellik kullanılmış. Oyundan çıkma durumu söz konusu. Bu final oyunun gelişimiyle ne kadar örtüşüyor? Sadece ilginç olmak yeterli mi?

Öncelikle şunu söylemiş olalım, vetiyatro ekibi ilginç olmak için hiçbir şey yapmaz. Tek derdimiz sanatın gereklilik ölçütleri. Oyun boyunca devam eden bireysel şiddet duygusunu finalde açığa çıkarıyoruz aslında. Önceki sorularda da yanıtlarını verdik sanırım ama oyunun geneline baktığımızda final ilginç bile değil, hatta sıradan diyebiliriz. Fakat etkili, seyircilerin duygularıyla oynama noktasında etkili. Biz seyircilerin duygularını paralize etmeye çalışıyoruz. Onların da bu etkiye tepki duymalarının yolunu açmaya çalışıyoruz. Meseleye sıradan “tepkisiz toplumuz” kavramsallaştırmasıyla bakamayız. Burada yok edilen insanın içgüdüleri, sonrasında aklı, her şey tarumar ediliyor günümüzde. Biz bu noktalara izleyiciyi kışkırtarak dikkat çekmek istiyoruz.

Seyirci bu oyuna neden gelmeli sizce?

İnsanın kendine sorduğu ya da sorması gereken en önemli “gerçek nedir?” sorusu olmalıdır. Bunun yanıtını biz de seyircilere soruyoruz; “gerçek nedir? Siz gerçek misiniz”? İnsanın; kendi ve toplumun gerçeğini bulma noktasında oldukça arsızlaştığını düşünüyoruz. Bunun sorumluları bireyin kendisi değil, birey olmak yerine bireyci olmayı dayatanlarda. Oyuna şunun için gelmelidirler diyemeyiz, demek istemeyiz son kertede, bu bizi aşar.

Yeni sezon için  “vetiyatro” olarak bu tarzı sürdürecek oyunlar düşünüyor musunuz? Yeni projeleriniz nelerdir?

Bu biçim vetiyatro için yeni değil. Yaklaşık 9-10 senedir bununla ilgili olarak beden yetkinliğine dönük çalışmalar ve iç eğitimleri gerçekleştiriyorduk. Hep yeniden öğreniyoruz. Önümüzdeki yıla dair de şöyle bir ipucu verebiliriz herhalde: Birkaç ay önce şöyle bir haber düştü gazetelere ama pek işleyen olmadı, sadece İstanbul’da genelevlerde çalışmak üzere valilikten vesika talep eden kadın sayısının 6 bin kişi olduğu açıklandı. İşte sanatın konusu… Bu 6 bin kadın mı suçlu ya da onları resmi olarak fahişeliğe iten bu toplum ve sistem mi? Galiba yine mis kokulu çarşaflarının üzerinde uyuyanlara rahatsızlık vereceğiz…

Teşekkür ederiz.

 
toolbar powered by www.mit3xxx.de
Tiyatro