Makale-Söyleşi
|
|
|
|
SANATI PAZAR NESNESİ OLMAKTAN ÇIKARMALIYIIZ - Nevzat SüsKültürel varlıkların, kitle iletişim araçlarının da yardımı ve kar dürtüsüyle üretilen mallara dönüşmesi, üretilen malın bir kültür metasına dönüşmesi de yine kar duygusunun ürettiği bir gerçek. Emek sineması’nın yükseltilme ve altına içinde ne satılırsa satılsın bir alışveriş merkezine dönüştürülmek istenmesi buna bir örnek teşkil ediyor. “Malın” belli oranda bir popülerlik kazanması, kapladığı alanda ayakları üzerinde on yıllarca kalmasını sağlıyor. Popülerleştirilen her “mal” bir zaman sonra değerini yitirip yerine yenisi konacaktır. İşi sanat alanından çıkartıp, bir giyim markasına ve onun popülerleştirilmesine gelirsek burada da popüler marka çevresinde onun ürün isimleri gündeme geliyor. Adidas torsion, levis 501 gibi… Aynı mesele iktisadi sektör için de geçerli; bankaların her gün ortaya çıkardığı alış-veriş yapmayı kolaylaştıran bonuslar, kişiye özel uygulamalar, sigorta biçimleri vb. Banka bir marka olarak popüler kültürde yerini alırken şemsiyenin içine ne koymak isterlerse -tabi kar duygusu unutulmadan- o konuyor. Pazar paylarını ve kendi içlerinde bölüşümlerini bir kenara bırakarak… İçecek sektöründe de aynı mesele gerçekleşiyor son yıllarda Coca Cola sonradan uyandığını söyleyebiliriz. Zero vb. ürünleriyle markasını sürdürmeye popülerliğin yitirilmemesi noktasında ciddi girişimleri var. Bunu diğer markalar içinde söyleyebilir ve yelpazeyi genişletebiliriz. Burada yaratılan markalara ve onların alt kollarına halkın kendiliğinden uyduğu sonucu çıkartılabilir. Ya da var olan ürünü üreticinin kar duygusunu-güdüsünü önemsemeden sadece bir sunum olarak algılayıp pazar ekonomisinin bir icabı olarak algılayabiliriz. Oysa tüm Pazar belli momentlerde hesap-kitapla yönetiliyor dersek yanlış düşünmemiş oluruz. Bu ideolojinin bir gereği olarak hayatımızda yer alır; bizim de buna yanıtımızın “ne” olacağı kritik bir sorundur. Uyup bu çarka gidecek miyiz, ya da sorumluluk alanlarımızı genişletip, sadece bireyin, insan duygularından çıkarıp sanatımızı, sosyolojik değerlendirmelere, kitle psikolojisi gibi değerlendirmelere mi yelken açacağız. Bu kültürün tüketicisine söyleyecek sözümüz ve sanatsal eylemimiz olmalıdır. Buna bağlı olarak belli reklam formlarıyla bize sunulan yaşam tarzına öncelikle karşı olmamız bizi dingin kılacak ve bu uğurda düşünmemizi sağlayacak. Buna gereksinmemiz var. Sanatı özelde tiyatroyu “deli” işinden çıkarttığımızda bu sorulara yanıtlar arayabiliriz kuşkusuz. Tersi “delidir ne yapsa yeridir” deyimiyle açıklanır ki bunun bizim bilincimizde bir karşılığı olmaz. Örneğin Busch’un kafasına ayakkabı fırlatan Irak’lı gazeteci Muntazır El Zeydi sadece bir protesto gösterisinde bulunmamış aynı zamanda tiyatral bir iş de çıkarmıştır. Aynı konu Selçuk Özbek’in IMF başkanına ayakkabı fırlatma meselesi için de geçerlidir. Tiyatroyu var eden ana kol sermaye ile biçimlendirilmemiş “kültürdür”. Ayakkabı fırlatma Arap dünyasında bir gösterge-kültür olarak kabul görür. Bu haliyle bile tiyatraldir. Yapılan her iki eylemin de, eylemi gerçekleştiren tarafından bir bilinç düzeyi ile hareket ediyor ve bu konuda kültür endüstrisine pabuç bırakmayan bir yanı da vardır. (kültürün tiyatral oluşunu ayrıca “oyun” edimiyle de açıklayabiliriz. Onu da başka bir zaman) Sanatı pazar nesnesinden olmaktan çıkarmalıyız. ALTERNATİF SANAT MEKENLARI
Tiyatronun çeşitli yasaklara boyun eğmesiyle beraber verili seyir yeri dışına çıkarak sanatı gerçekleştirmiştir. Özellikle ortaçağ bu konuda ilk duraklardan biridir. Kilisenin baskısı oyuncuları yeni arayışlara yöneltmiştir. Buradan yüzlerce yıl atlayıp, 1960’lı yıllara gelebiliriz. Özellikle Vietnam savaşıyla beraber sokakların ve üniversitelerin hareketlenmesi, işçi sınıfının savaş karşısında müdahil bir duruma gelmesi, sanatçıları politik ve toplumsal konularda kendilerine sanatlarını da içine alarak kimi alternatif ifade araçları geliştirmişlerdir. Tiyatrocular açısından sokak tiyatrosu en başat anlatım olanaklarından bir tanesi olmuş. Siyah derililer, işçiler, kadınlar… Sistemin tahakküm altına aldığı tüm ezilenler seslerini yükseltirken, oyuncu grupları da sanatçı olmanın getirdiği bilinçle bu ortama güçlerinin yettiğince müdahale etmişlerdir.
İnsanın yaşadığı soluk aldığı eylediği tüm mekânlar bu gruplar için kendilerini ifade etme alanları olmuştur. Tiyatronun sadece verili mekânlarda olabileceği düşüncesi daha o yıllarda yerle yeksan olurken, bugün tabiri yerindeyse “ortama ayak” uydurduğumuz için sahnelerden vazgeçmiyoruz. Oysa Peter Brook bu mekânlara sığanlara “ölümcül tiyatro” deyimini yakıştıralı otuz yıl oluyor. Tiyatro doğası gereği eyleyerek gerçekleşir. Eylemek yukarıda bahsedilen kültür olgusuna da içkindir hiç kuşkusuz. Eylemek bir aynindir. İşe giden, futbol karşılaşması izleyen, fabrikada çalışan, yemek yiyen her insan bir ayini gerçekleştiriyordur. Marks’ın yabancılaşma meselesi bu ayin ortamının işçide bıraktığı izdir sanırım. Çağımız birçok formun yerle bir olduğu bir çağdır. “özgürlük” şarkısı bir telefon şirketinin sloganı haline dönüşebiliyor. Bence bugün geldiğimiz noktada özgürlük şarkısı meselemizin en tepe noktasıdır. Düşlerimiz sermayedarların elinde nasıl da pazar ekonomisine hizmet eden bir araç haline geliyor. Meseleden düşmeden devam edelim öyleyse; ayrıntılarına girmeden 90’lı yıllar ülkemizde liberal ekonominin kendini mihenge vurduğu yıllar olmuş. Artık her şey pazara sürülen bir metadan başka bir şey değildir. Bu “kaostan” kurtulmanın yolu sanatın, her alanda yeniden var olmasını sağlamaktan başka çaresi yoktur. Her ne kadar toplumsal dalgalanmaların yükselişe geçtiği dönemlerde alternatif mekânlar öne çıkmış olsa da, bugün içinde yaşadığımız liberal dalga beklide dalgalanmaların en sahicisidir. İnsanımızın evine ekmek bile zor götürdüğü bir dönemde alıcısının koşa koşa gelerek verili mekânda değişeceğini ummak safdillik oluyor günümüzde.
UZAMIN DOĞASI
Her sosyal dönem kendi ilişkilerini ortaya çıkardığı gibi, o sosyal dönemde ortaya çıkan sanat da kendi üretim biçimini ortaya çıkartacaktır. Biraz önce bahsedilen sokak tiyatrosunu Günümüze kadar taşıyan bir kısım tiyatro grupları sahne de oynanabilen formuyla sokağa çıkarmışlardır. Bunu da sokak tiyatrosu adıyla yaptıklarında ortaya başka ucube işler çıkmıştır. Oysa sokak tiyatrosunun kendine has geliştirdiği bir takım formları, öğeleri ve biçimi vardır. Bugün geliştirilebilecek biçimler ancak mekândan bağımsızlaşmadan oluşabilir. Her uzamın kendi doğasını masaya yatırdığımızda o uzama uygun formlar oluşturulabilir. Mutlaka ortak yanları olacaktır. Örneğin bir otobüs de gerçekleşen tiyatral edim ile vapurda gerçekleşecekler arasında farkların olması bir gerçek. Her mekân kendi biçimini dayatmaktadır. Bu da sanatçının belli oranda özgürlüğünü kısıtlasa da mekânın doğasına uygun yeni ifade araçları yaratmak zorunda kalacaktır. Bu iyi bir şeydir. Sanatın piyasa nesnesi olmaktan çıkarmanın böylelikle yolu da bulunabilir.
VE BİREY
Her anlamıyla kuşatılmış bir toplumda yaşayan birey kendi iradesiyle hareket ettiği düşünülse de kitle iletişim araçlarının da yardımıyla pazar ekonomisine katkı sağlayan en önemli “araçtır”. Telkin ve manipülasyon en önemli unsur haline dönüşüp bireyin ancak bu Pazar ekonomisinde kendini var edeceği yanılsaması yaratılmaktadır. Kültür endüstrisinin alıcısı olan günümüz bireyi varlık olarak kendi öz iradesinin dışında savrulmalar yaşadığı çok açık. Tiyatro sanatıyla uğraşan her sanatçı bu savrulmanın köşe taşlarını bulup çıkartmak ve buralara müdahale eder bir duruma gelmek zorundadır. Buna yüzleştirme de diyebilirsiniz. Değiştirme çabası da… |














