Makale-Söyleşi
|
|
|
|
OYUNCU MU İCRACI MI? - Nevzat Süs
Zaman zaman farklı ağızlardan oyunculara söylenen, hafif tertip alaylı şu sözleri duyarız: “Fazla okumayın kuramcı mı olacaksınız?”. Alaydan öte bir aşağılama duygusu da uyandırır bu bende. Tiyatro sanatının içinde olanlar oyunculara okumamalarını salık veriyor, yararlı bir öğüt verdiğini düşünüyordur bunu söyleyen kim bilir; oyuncuya sizler düşünemezsiniz, sizlerin kafası almaz demek istiyorlar herhalde. Bu öğüdü hak eden ya da hakkını veren oyuncular da yok değildir elbet, fakat sanatla uğraşan her bireyin daha fazlasını istemek zorunda olduğunu düşünüyorum, bunu hem kişisel gelişimi için hem de bir sanatçı ya da sanatçı adayı olduğu için yapmalı. Okuma oranlarını yeniden hatırlatmak değil niyetim, bunu bilmeyen yok artık.Günümüzde, aklı kuşatılmış ve çeşitli türden iktidar veya piyasa araçlarıyla yönlendirilmiş insanlar arasında oyuncu adaylarının da olduğunu unutmamak gerekir. Kapitalizm her gün yeni icatlarla genç insanların ruhunu ve enerjisini sömürüp onları yozlaştırıyor. Bu akıl burkulmasına genç tiyatro sanatçıları da ayak uyduruyor maalesef. Kendi erginliğini sahne üzerinde henüz gerçekleştirmeden dizi piyasasına atılıp, kolay yoldan tanınan ‘varlık’lar haline gelmek istiyorlar. Bunun için kapı kapı dolaşan genç oyuncu ve oyuncu adaylarını her gün herkes görüyor. “Dur bir nefes al” demeye gelince, bazen diyemiyorsunuz… Kuşatma öylesine parlak ve baştan çıkarıcı ki, bunu söylediğinizde kişi hakkında iyi bir şey söylemediğinize kanaat getiriyorlar. Maalesef süreç böyle işliyor. Öyleyse köklü bir karşı duruşu merkezimize almamız gerekiyor. Piyasalaşan, tiyatro üretiminin daha çok piyasanın işleyişine teslim edildiği bir ortamda oyuncuların daha çok kendilerine bir ‘sanat alanı’ oluşturması gerekirken tersine “su akar yatağını bulur” düşüncesiyle hareket edilmekte. Oyunculuk sanatı, oyuncunun kendisinden de çıkıp yönetmenin elinde bir kuklaya dönüşmekte. Klasik anlamda bir yönetmenlik anlayışı terk edilmeye çalışılsa da yine de oyuncular için kendilerini yeniden tarif edecekleri, icracı konumundan çıkarıp sanatçı özelliklerini öne çıkaracakları olanaklar ve zemin sağlanamıyor. Belirtmek istediğim alışılmış role yaklaşım metodu değil elbette. Bir varlık olarak oyuncuda; içinde bulunduğu verili ortamdan uzaklaşıp, yeniden sanatını bir sıçrayışla merkeze oturtma gayreti olmalıdır. Dramaturg düşünür, yönetmen tüm diğer sahne etmenleriyle içeriği estetik biçimde oyuncuların da yardımıyla gerçekleştirir. Oysa izleyiciyle karşı karşıya kalan her koşulda oyuncudur; oyuncunun sanatsal aklı terk edilip yerine salt yönetmenin sanatsal aklı gerçekleşiyor sahnelerimizde. Oyuncu icracı bakış açısını değiştirmediği sürece bu düşünce daha da yayılacak gibi görünüyor. Oyuncu tiyatro sanatının asal bileşenlerinden biridir, olmazsa olmazıdır. O halde neden salt başka sanatçının yani yönetmenin eline teslim edilebiliyor? Kuşkusuz tiyatro kolektif bir sanattır ve bir görev dağılımı muhakkak ki olacaktır. Kastettiğimiz şey gerekli olan görev dağılımının ortadan kaldırılması değil, tersine oyuncunun daha da aktif bir biçimde sesini, bedenini, duygularını kullanmasından öteye geçmesini sağlamak ve onu daha fazlasını yaratmaya zorlamaktır. Ancak bu gayretle oyuncuyu icracı, verilen görevi yerine getiren ‘eleman’ olmaktan çıkarabiliriz. Türkiye’de bu çabayı gösteren örnekler oldu kuşkusuz. Her ürettiği oyunu kendi yaratıcılığıyla beraber oyuncunun yaratıcılığına teslim edenler de oldu, aklıma ilke gelen Mehmet Ulusoy’ dur. Oyuncunun sadece yönetmenin istediğini oynayan bir unsur olmasından vazgeçirilmesi, yönetmenin bir sanatçı olarak tümden tiyatrodan uzaklaştırılması değil elbette. Tersine; yönetmeni klasik anlayışın dışına çıkarıp yeni yaratımlara zorlama anlamını taşıyor. Rejinin sahnede oyunculara trafik polisliği yapmak gibi bir anlamı olduğunu sananlar var hala. Son kertede gerek yönetmene gerekse oyuncuya yaratıcılığın bir sanatçı bilinciyle yolunu açmak, tüm tiyatro emekçilerinin gayretiyle olacaktır.
|














